Zülfikar, mezun olalı
tam yirmi gün olmuştu, Bu bir mektuptur.
"Kuş kanadına, suya, çöl kumlarına yazılmış
mektupları okuyanlara veya bu mektupları yazanlara ithaf edilmiştir."
Vatan üzerine.
Bayrak üzerine.
Onur üzerine.
Namus üzerine.
Vicdan üzerine.
Akıl üzerine.
Adı fark etmeyen ve ithal edilmiş tüm
meseleler üzerine.
Kelimeler ve kelimeleri çirkinleştiren
kalemler üzerine.
Kalemleri tutan riyakâr ve kan kokulu eller
üzerine.
Kalemlerini sapladıkları şehitlerin ve
kadınlarının ve çocuklarının ve kardeşlerinin ve onların analarının
yürekleri üzerine yazılmıştır.
Mayın, bomba, pusu, baskın, yazar, çizer ve
ihanete alet olan her şey üzerine.
İstemeyen okumasın.
Kanla yazılmış bir mektuptur bu. Güvercin
kanadının gücü yetmez taşımaya, karabaşlı kartal olsa nafile.
Ağırdır; zira eskidir ve unutuldukça kanla
yeniden yazılır, şehit mezarlarının taşları üzerine.
Bu mektup binlerce yıl önce yazıldı ve
binlerce yıldır yazılıyor, yeni fark edenler utansın.
Kardeş kardeşi öldürmez, öldüren kardeş falan
değildir, kalleştir olsa olsa.
Kalleşlerin en kalleşi ise kardeşim diyerek
kalleşlik yapan kalleşlerdir.
Ve aslında en kahpesi, mayın değil onu Adil
Binbaşıların, Davut çavuşların yoluna döşeyen eldir, o eli alkışlayan ve
ululayıp aklayan kalemdir.
En az o el kadar suçludur o kalem, tarihin
yanılmaz vicdanında.
O mayınlara basıp parçalanan bedenler,
Edirnekapı'dadır ve bizim yüreklerimizde ve hafızalarımızda yaşarlar.
Kemerburgaz'daki Kemer Country villalarından
görünmez Edirnekapı, çok uzaktır hem de çok.
DAĞLARDA YARIM KALDILAR VATAN İÇİN
Ellerimizde can verdi o parçalanan bedenlerin
sahipleri, bayrakları dalgalansın diye.
Vücudunda sigara söndürülerek, tüm kemikleri
kırılarak, kafa derileri yüzülerek işkence edilen, sonra da ağaçtan
kazıklarla öldürülen ve çığlıkları telsizlerden dinletilen vatan
evlatlarının yeri bizim yüreklerimizdedir, o çığlıkları duymayanların yanı
başında durmaz onlar.
Bir de katillerinin yanı başında dururlar,
kulaklarında çınlar haykırışları eğer bir yerlerinde bir parça insanlık
kalmışsa.
Yazıklar olsun, can veren o yiğitleri
hainlerle bir tutanlara.
"Ağabey diyordu bana telefonda Astsubay
Zülfikar, geçen gün kız arkadaşımla gezdim biraz ve kimse bacağımın takma
olduğunu anlamadı".
"Ağabey diyordu, biraz daha uğraşırsam belki
bisiklet bile sürebilirim".
Daha on dokuz yaşındaydı o kahpe ellerin döşediği mayınla ve bazı kalemler
tarafından ululanan o hainlerin, ilk izleriyle tanışırken.
Küskün veya kızgın değildi sesi, pişman veya
aciz de değildi.
Gururlu ve biraz pusluydu sadece, bisiklet
sürebilse yeterdi.
Koşmayı, atlamayı, denize girmeyi feda etmişti
vatanı için.
Bacağını payanda yapmıştı, Kemerburgaz'ın da
üzerinde bulunan Türk egemenlik örtüsüne.
Yazıklar olsun, çiçek toplayan küçük kızları
öldürenlere ve yazıklar olsun o katilleri ululayan kalemlere.
KAVGANIN BİR SEBEBİ VAR, İHANETİN DE
Kavganın sebebini unutmadık, çünkü bu kavga
hiç bitmedi.
Kavganın sebebi vatandır çünkü bayraktır, onur
ve namustur, vicdandır.
Kimseye verilemeyecek olan, kimse ve hiçbir
şey için vazgeçilemeyecek olan egemenlik hakkıdır.
Atalarımdan bana kalmış olan ve benim
çocuklarıma bırakmak zorunda olduğum mirasın vicdani sorumluluğudur.
Hiçbir vicdana dayanarak reddedilemez, hiçbir
çocuğun veya sevgilinin sevgisiyle değiştirilemez.
Hiçbir aşağılık pazarlığa konu edilemez,
namustur çünkü istiklal, öbür ihtimal ölümdür.
Ben dilimle, bayrağımla, hudutlarımla yaşamak
için ölmeyi kayıp veya yazık değil, şeref sayarım.
Bu paha ne ile biçilirse biçilsin, kimseye
yalvarmam durdurun diye, benim olana uzanmışsa el, ben durdururum ellerimle.
Meğerki ölüm varmış, sevememek varmış, çiçek
koklayamamak, ne gam?
Vermek vicdansa eğer, akılsa susmak, pusmak,
yerle yeksan olmuştur onur ve şeref.
MAYINLAR NEREDE
Mayınların yeri bilinmez, döşeyen şerefsizin
yeri bilinmedikçe.
Ve dağlara döşenen mayından daha tehlikeli ve
kahpecedir dimağlara ve bilinçlere döşenen mayınlar.
Dağlara döşenen mayın tek kalır, tek can alır.
Ürer her doğumda, her okunmada zihinlere
döşenen mayınlar ve ihanet her doğumda bir daha artar.
Başka zihinlere bulaşır, mayınların en
tehlikelisidir bu, yayılır.
Dağlardaki gibi otla ve toprakla gizlenmez,
sevgiyle, barışla ve daha ne kadar varsa tüm süslü kelimeler alet edilir bu
gizlemeye.
İşte o anda ölür kelimeler, kahreder kaderine.
Kullanıcısını seçme hakkı yoktur çünkü sevgi,
bölen ve yıkanın ağzından, aşk yataklık edenin, sinsice zihinlere mayın
döşeyenin kaleminden dökülür.
Ölür kelimelerde sevgi.
Ve barış artık, en fazla parayı verenin
yatağını doldurur, en fazla paraya yazıp çizenin elinden.
En pahalı kalemler pazarlar barışı, salyaları
akan bölücülerin sofrasına.
Bazen bir villanın çalışma odasında ve bazen
bir gazete köşesinde dokunaklı kelimelerle süslenip öylece pazarlanır barış.
Pazarlığı yapılmış ve satın alınmış bir fuhuş için.
Bölmek ve parçalamak için yapılan hain savaş,
fuhuş yapar barışla, tecavüz eder barışa hayâsızca.
Dedim ya, bu eski ve ağır bir mektuptur, Türk
nereye gittiyse obasıyla, ihanet en sondaki katırla takip eder göç kolunu.
Soylu atlar hızlıdır, bu yüzden biraz geç
gelir ihanet, yolda haram meralardan beslenerek.
Bu eski bir hikâyedir, ne kuş kanadı ne suya
atılan şişe taşıyabilir; ağırdır, kanla yazılmıştır, bir kısmı Edirnekapı'
dadır, Çanakkale'de bir kısmı ve Karsta, İzmir'de, Muş ovasında, Malazgirt'
tedir, Sakarya'dadır.
Bir kısmı hala yazılmaktadır, Cudi'de, Gabar
ve Körkandil'de, Masura çayında, Ali boğazında, Cehennem deresinde cehennem
sıcağında yazılmaktadır, şehit Mehmetlerin kanıyla.
Yazıklar oluyor, onur ve şerefe, bayrağa,
vatana, kutsal olan ne varsa yazıklar oluyor onursuz bir hayatla değiş tokuş
edilirken.
BU YAZGIYI KİM YAZMIŞ?
Yazıklar oluyor yazgıya, çünkü yazgı ihanet
edenin suçunu taşıyamaz, can alanın, ev yakanın, çocuk öldürenin yükü
yazgıya bile ağır gelir.
Kışlaya gidenin, askerden sonra evlenip çifte
çubuğa bakmanın hayalini güdenin yazgısı Allahın ise eğer, çocuk öldürenin,
mayın döşeyip pusu kuranın yazgısı kimindir.
Kim yazar bu yazgıyı ve hangi kalem bunu yazgı
diye ulular, hangi akıl buna inanır ve bu nasıl vicdandır?
Bu ağır ve eski bir hikâyedir, kanla
yazılmıştır ve ne kuş kanadı ne suya atılan şişe taşıyabilir; bir kısmı
Edirnekapı'dadır ve Edirnekapı çok uzaktır, Kemerburgaz'daki bir villanın
çalışma odasına.
Adil Binbaşının bastığı mayının üzerinde "made
in Italy" yazıyordu İngilizce. Ama döşeyen eller İngilizce veya Latince
değil Kürtçe konuşuyordu ve Kürtçe de "mayın" kelimesinin nasıl söylendiği
önemli değildi, taşıdığı anlam ihanetti nasıl olsa.
Kimseyi haklı veya haksız bulmayan kalemler,
hakkı yazar sonra, hak için ölenlerin inadına.
Böylece hakkı, batıla pazarlar aynı sabıkalı
eller ve kalemler, aynı hayâsız fuhuş için.
Ne gariptir ki bu kalleş ellerin döşediği
mayınlara daima anayasal yolculuklara çıkanlar basar. Onlar ki; bu yolculuğa
siyasal veya mukaddes yolculuklar yapılabilsin diye çıkarlar.
Yazıklar olsun, baktıkları kırık camlı siyasal
gözlükleri ile ödenen bedellerin mukaddesatını göremeyenlere.
Yazıklar olsun!
DİL KAVGANIN VE İHANETİN SEBEBİ MİDİR YOKSA
ARACI MI?
Korku salan ve öfke çağrıştıran meselelerin
parçaları değil, esas gerekçeleridir aslında Türkçe dışındaki başka diller.
Dil özgür olunca, Özgürlük dil olur artık ve
bütün bölünmeler böyle başlar.
Özgürlük daima yeni sınırlar ister.
Okul der, ayrı olsun.
Bürokrasi der, bu dilde anlayamıyorum ayrı
olsun.
Bayrak der sonra, ayrı olsun dilim ayrı
nasılsa, ben de ayrıyım ve bu da varlığımın sembolüdür.
Toprak der arkasından, ayrı olsun birazını
bana ver, nasıl olsa daha önce dilinin, özgürlüğünün birazını vermedin mi?
Hem ne olacak, birazcık topraktan ne çıkar biz
kardeş değil miyiz?
Özgürlük paylaşılmaz oysa.
Birinin özgür olduğu yerde, diğeri özgür
olanın kurallarını ve özgürlüğünü tehdit edinceye kadar özgürdür.
Yani dilin de kişinin de özgürlüğü esas mülk
sahibinin özgürlüğünü ve geleceğini tehdit edene kadardır.
Sonrası anarşi, sonrası terör, sonrası
bölücülük, kahpelik ve ihanettir. Sonra arkadan vurmalar ve mayın döşemeler
başlar yollara ve zihinlere.
Ama her hal ve şart altında, tüm bölücülerin
yardım ve yataklığa ihtiyaçları vardır. Gizli olmalıdır, yardım ve yataklık,
sinsice.
Kimse fark etmeden yapılmalıdır, Türkçe
konuşmalıdır ama aslında başka dilde anlaşılmalıdır.
Acındırmalıdır ama aslında acımadan
katletmelidir, dili, egemenliği ve onun bekçilerini.
Yardım ve yataklık yapanın da yardıma ihtiyacı
vardır.
Dışarıdan.
Çok uzaktan, denizler ve tarihler ötesinden.
Eski kinlerden ve hesaplardan ve o hesapların sahiplerinden beslenir
yataklık yapan.
Para alır, vaat alır, AFERİN alır.
Bu eski ve çok ağır bir mektuptur.
Türk bağımsızlığını koruyanların kanları ile
yazılmıştır.
Ne suya salınan bir şişenin ve nede
kuşkanadının taşımaya gücü yeter; karabaşlı kartal olsa nafile.
Başlığı binlerce yıl önce atılmıştır ve
Edirnekapıda'ki şehit mezarlarının taşları üzerine yazılmaya devam
etmektedir.
Emin olun binlerce yıl daha yazılmaya devam
edecektir.
Türkçenin sahipleri yaşadıkça bu kanlı mektup
yazılmaya devam edecektir çünkü Türkçenin ve onun sahiplerinin özgür
yaşamasını istemeyenler, yollara ve zihinlere mayın döşemeye, parçalamak ve
bölmek için çabalamaya, parçalamaya çalışanlara yardım ve yataklık etmeye
devam edeceklerdir.
Bu eski mektup bir yazıttır aslında Türk'ün
var oluş destanıdır, binlerce yıldır yaşlı dünyanın bağrına saplı kaidelere
ve mezar taşlarına yazılır.
Yazanlar asla diz çökmezler ve kimseye
yalvarmazlar.
Kimsenin toprağını, dilini veya özgürlüğünü
istemezler ve kendilerinin olanı da kimseye vermezler.
Bu bir mektuptur.
Vatan, Bayrak ve Onur üzerine yazılmıştır.
Vatansızlar, dilsizler, hainler, bölücüler ve
toprak hırsızları gibi aczi ve acınmayı anlatmaz.
Var olduğu yerde kendinden gayri herşeyi
önemsizleştiren, vatan ve bayrak aşkını anlatır.
Onurlu ve egemen ölebilmenin, onursuzca ve
esir yaşamaktan daha önemli olduğunu anlatır.
Asla diz çökmeyeceğimizi anlatır.
Yüreği olan varsa gelsin de çöktürsün diye,
Yüreği olan varsa okusun diye yazılmıştır.

BEDAVA MILYONLARCA LİSELI GENÇ KIZ MSN ADRESI.!!!
- Konular - 
|